Kitabın konusunu oluşturan ve bazı insanların vicdanlarında hiçbir rahatsızlık hissetmeden yaşadıkları basitliği, kirlenmiş, dejenere olmuş bir tür cahiliye kültürü olarak tanımlayabiliriz. Bu kirli kültürü yaşayan insanların davranış ve düşünce yapıları, ahlakları gözlemlendiğinde önemli imani eksiklikleri olduğu görülebilir. Bununla birlikte çocukluktan itibaren aldıkları eğitimin, yaşadıkları ortamın ve birlikte oldukları kişilerin de basitliğin kirli kültürünü benimsemeleri yönünde üzerlerinde yoğun bir etkisi vardır. Tüm bunların biraraya gelmesiyle salih bir Müslümanda görülmesi mümkün olmayan bu kültür ortaya çıkar. İnsan fıtratına uygun olmayan ve kişiyi küçük düşüren davranış biçimlerinin hiç çekinilmeden uygulandığı bu sistem, içinde yaşayan insanları Kuran ahlakında öngörülen asil, şerefli, saygın ve onurlu hayattan uzak tutar. İnsanların bu batıl basitlik dinini benimsemelerine sebep olan ve Allah’ın emrettiği üstün ahlakı yaşamalarını engelleyen etkenlerden bazılarını ilerleyen sayfalarda ele alacağız.

Allah’ı unutarak insanları ön planda tutmak kişiyi basitliğe sürükler

Kitabın başında belirttiğimiz gibi, basitlik denilince insanların büyük çoğunluğunun zihninde, konuşması bozuk, gülüşleri ve tavırları estetikten uzak, güçlü bir kişiliği olmayan insanlar canlanır. Oysa basitlik bunların yanı sıra çok daha geniş bir anlam içerir. Basitlik yalnızca görgüden ve nezaketten uzak tavırları kapsayan bir kavram değildir. Esas olarak Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edememekten kaynaklanan bir ahlak bozukluğudur. Dolayısıyla böyle bir karaktere sahip insanın mutlaka abartılı tavırlar sergilemesi gerekmez.

Bir kişinin insanlardan korkması, onların rızalarını kaybetmekten çekinmesi, onların sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmayı Allah’ın sevgisine ve hoşnutluğuna tercih etmesi ya da onlardan medet umması da o kişiyi basit davranışlara yöneltir. Bunların yanısıra bir kişinin karşısına çıkan olayların Allah’ın kontrolünde olduğunu unutarak paniğe kapılması, yakınması, öfkelenmesi de basitlik göstergesidir.

Ne var ki kimi insanlar bu önemli gerçeğin bilincinde değildirler. Bu yüzden de basitlik konusunu kendileri ile ilgili olarak düşünmez ve kendilerini böyle bir tehlikeden uzak görürler. Bu kişileri yanıltan noktalardan biri, birtakım nezaket kurallarını bilmeleri ve bunlara dikkat etmeleri olabilir. Oysa bazı konularda nezaketli davranan bir insan da aslında basitlik kültürü içinde yaşıyor olabilir. Çünkü basitlik, şekli birtakım davranış bozukluklarıyla sınırlı değildir. Örneğin nezakete önem veren bir kişi bazı olayların tesadüfen geliştiğine, muhatap olduğu insanların Allah’tan ayrı müstakil birer varlık olduklarına ve kendi iradeleri ile hareket ettiklerine inanıyor ve onların ne düşüneceklerini hesap ederek hareket ediyor olabilir. Allah’ın gereği gibi takdir edilmediği bu düşünce şekli elbette kişinin tüm tepkilerine, tavır ve konuşmalarına da yansır. Kuran ahlakını bilmeyen bir insan bu davranış biçimini ve konuşmaları son derece normal karşılayabilir. Oysa basitlikten uzak olduğunu öne süren ama bir olay karşısında şiddetle etkilenen, öfkelenip ağlayan, hatta günlerce bunalıma giren bir kişi son derece yüzeysel bir yapıya sahip demektir. Bu kişi Kuran’a göre imani derinliği kavrayamamış bir insandır. Gerçek bir Müslüman bu tavrın ardında dine karşı yüzeysel bir bakış açısı olduğunu bilir. Çünkü Allah’ı gereği gibi tanıyan, O’nun ayetlerini bilen ve yaşayan bir insanda böyle bir hal oluşmaz. Bu gibi tevekkülsüz tavırlar kişinin herşeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu unutarak insanları ve olayları Allah’tan ayrı birer güç gibi değerlendirdiğinin bir göstergesi olabilir.

“Sizin ilahınız tek bir İlah’tır; O’ndan başka İlah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir.” (Bakara Suresi, 163) ayetinde bildirildiği gibi yegane ilah Allah’tır ve O sonsuz güç sahibidir. Var olan canlı cansız herşey O’nun iradesindedir. Tüm insanların bu gerçeği çok iyi kavramaları ve üzerinde derinlemesine düşünmeleri gerekir. Bunun aksini düşünmek, başka varlıkları Allah’a ortak koşmak yani şirk olur ki bu da Kuran’a göre büyük bir suçtur. Allah şirkin ne kadar büyük bir suç olduğunu bir ayette şöyle bildirmiştir:

Gerçekten, Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur. (Nisa Suresi, 48)

Kuran’a bakıldığında, bu temel gerçeğe aykırı bir inanç, tutum ve davranışın basitliğin de nedenlerinden biri olduğu görülür. Allah’ın bir sıfatına başkasının sahip olduğunu düşünerek hareket etmek yapmacık tavırları, lüzumsuz kibarlaşmayı, tamahkarlığı beraberinde getirir. Böyle bir insan her zaman öfkeye, küçük çıkarlar peşinde koşmaya, kendini acındırmaya ya da kendini yüceltmeye yatkındır. Çünkü yüksek bir kişilik kalitesine sahip olup, kayıtsız şartsız güzel ahlak sergilemek, her tavır ve düşüncesinde yalnızca Allah’a yönelen, asil ruha sahip, dünyaya asla tamah etmeyen Müslümanlara özgüdür.

Örnek olarak bilgi birikimi fazla olan bir kişiyi düşünelim. Eğer bu kişi bilgisinin kendisinden kaynaklandığını zannediyorsa yüzeysel düşünüyor demektir. Çünkü böyle zannedildiğinde ilmin ve bilginin gerçek sahibinin Allah olduğu unutulur. Sahip olunan her bilgiyi Allah’ın öğrettiği dolayısıyla dilediği anda Allah’ın tümünü bir anda geri alabileceği göz ardı edilmiş olur. Bunların yanısıra kişi kendisinin de tüm insanlar gibi Allah karşısında mutlak aciz bir varlık olduğunu düşünmemiş olur.

Bu yüzeysel düşüncenin bir başka yönü de bu gibi kişilere cahilce hayranlık duyulmasıdır. Bu hayranlık, bilgi sahibi bir kişiye olduğu gibi kimi zaman güzel veya yakışıklı bir insana, kimi zaman yetenekli bir sanatçıya, bir oyuncuya, sporcuya ya da servet sahibi bir insana yöneltilebilir. Oysa güzellik, yetenek, zeka, başarı gibi özelliklerin tümünü insanlara Allah vermiştir. Örneğin mal, mülk sahibi bir kişiyi değerlendirirken onun sahip olduğu imkanlar önemli değildir; önemli olan onun, Allah’ın aciz bir kulu olduğunun düşünülmesidir.

Yüzeysel bir anlayışa sahip olan insanlar böyle bir kişiden yardım bekler, malın esas sahibinin Allah olduğunu unuturlar. Bundan dolayı bu kişilere karşı abartılı derecede samimiyetsiz bir saygı ve hürmet içinde olurlar. Allah’ın “…Gerçek şu ki, sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah’ın Katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin…” (Ankebut Suresi, 17) ayetinde bildirdiği gerçeği göz ardı ederler.

Başka bir ayette de bazı insanların kendilerine tüm özelliklerini verenin Allah olduğunu unuttukları şöyle haber verilmektedir:

İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Bize dua eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: “Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi.” Hayır; bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 49)

Bu basit karakterin çarpıcı örneklerinden biri Kuran’da bahsi geçen Karun isimli kişidir. Karun, “Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu…” (Kasas Suresi, 76) ayetinde bildirildiği gibi, Allah’ın büyük bir servet verdiği fakat şükretmek yerine bundan dolayı “azgınlaşan” bir kişidir. Allah’ın yukarıdaki ayetin devamında bildirdiği gibi kavmi kendisini bu konuda uyarmıştır:

…Hani kavmi ona demişti ki: “Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez.” (Kasas Suresi, 76)

Fakat o bu uyarılara rağmen kendisine verilenlerden dolayı şımarmıştır ve bu özellikleri kendisinin hak ettiğini zannetmiştir:

“…Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir…” (Kasas Suresi, 78)

Karun, ayetten anlaşıldığı gibi, Allah’ın lütfunu görmezlikten gelmiştir. Zenginliğinin kendi bilgisinden kaynaklandığını iddia etmiş ve büyüklüğe kapılmıştır. Karun’un bu basitliği azgın ve şımarık tavrından ve ifadesinden anlaşılmaktadır. Fakat Karun’un etrafındaki halkın içinde de aynı basitlikte insanlar vardır. Bunlar Allah’ı unutan, ahireti göz ardı eden ve dünyaya önem veren insanlardır. Karun, ayette bildirilen ifadeyle “ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktığında”, kavminin arasında bulunan kimi insanların durumunu Allah şöyle haber vermiştir:

…Dünya hayatını istemekte olanlar: “Ah keşke, Karun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” dediler. (Kasas Suresi, 79)

Ayette bildirildiği gibi bu kişiler Karun’a olan hayranlıklarını dile getirmişlerdir. Bu kişilerin üsluplarından da sığ bir bakış açısına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Buna karşılık son derece takva ve asil bir ruha sahip olan salih Müslümanların tavrının farklı olduğu ve bu cahil insanları uyararak onlara gerçeği hatırlattıkları ayette şöyle bildirilmiştir:

Kendilerine ilim verilenler ise: “Yazıklar olsun size, Allah’ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz…” dediler. (Kasas Suresi, 80)

Fakat basitlik, insanları derin düşünmekten alıkoyduğu için bu kişiler ne Karun’un ne de kendilerinin içinde bulunduğu durumu görememişlerdir. Ta ki Karun’a Allah’tan hak ettiği azap gelene kadar:

Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: “Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz” demeye başladılar. (Kasas Suresi, 81-82)

Bu örnekten de anlaşıldığı gibi doğru olan tavır, zekanın, her türlü yetenek ve bilginin, zenginliğin asıl sahibinin Allah olduğunu bilmek, O’nun sonsuz akıl sahibi olduğunu takdir etmek ve insanlarda tecelli eden güzelliklerden dolayı O’nu övüp yüceltmektir. İnsanların birbirlerine olan üstünlükleri ancak Allah’ın “… Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır…” (Hucurat Suresi, 13) ayetinde bildirdiği gibi takvadır. Müslümanlar bir insana ancak onda tecelli eden güzel ahlaktan dolayı hayranlık duyar ve değer verirler. Gerçekte büyük görülmesi, hayran olunması, kendisinden medet umulması gereken yegane mutlak güç sahibinin Allah olduğunu bilirler. Bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilir:

“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Aziz’dir.” (Hac Suresi, 74)

Basitlik kültürünü yoğun olarak yaşayan inkarcı kişiler yüzeysel bakış açıları nedeniyle, kimi insanları gözlerinde büyütürlerken, büyük ve derin düşüncelere sahip insanların değerini ise anlayamazlar. Başta peygamberler olmak üzere üstün ahlaka sahip Müslümanları tarih boyunca anlayamamış, hatta onların kendilerini din ahlakına çağırmasına karşılık bu mübarek insanlara kinlenmiş ve son derece ters ve saldırgan tavırlar sergilemişlerdir.

Kuran’da bildirilen; “Ey Şuayb” dediler. “Senin söylediklerinin çoğunu biz ‘kavrayıp anlamıyoruz’. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin.” (Hud Suresi, 91) ayeti ile Allah bu insanların içinde oldukları inkarın şiddetini bildirmiştir. Kimi insanların karşısında eğilen, onları hak etmedikleri bir yere koyan bu insanlar Allah’ın sevdiği ve seçtiği Şuayb Peygamberin seçkinliğini, üstün kişiliğini, samimiyetini ve ahlakını takdir edememiş, onun yalnız yakın çevresinden etkilenmiş ve çekinmişlerdir. İçinde bulundukları inkarın azgınlığı ile, bu kişiler güzel ahlaktan ve insaniyetten tamamen uzaklaşmış, basitliğin kirli kültürü içinde yaşamayı tercih etmişlerdir.

Gafil Bir Hayat Yaşamaları

Gaflet, insanların, Rabbimiz’in varlığını unutup, ölümü ve ahiret gerçeğini görmezlikten gelmeleri, dünyevi istek ve tutkularına uyup bunlarla uğraşmaları sonucunda Allah’ın yüce emirlerini uygulamamaları anlamına gelir. Allah’ın “Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” (Rum Suresi, 7) ayetinde bildirdiği gibi olayları sadece dıştan görünen yönleriyle değerlendirmekle yetinen; Allah’ın bu olaylar üzerindeki mutlak hakimiyetini düşünmeden yüzeysel bir bakış açısıyla yaşamayı kendileri için bir kültür haline getiren kişilerin bu durumda olmalarında inanç eksikliklerinin önemli bir etkisi vardır. Yaratıcımız olan Allah’ın büyüklüğünü, gücünün ve hakimiyetinin sınırsızlığını gerektiği gibi kavrayamamış olmaları, onların, bu kültürü yaşama konusunda çirkin bir cesaret kazanmalarına sebep olmuştur.

Bir insan Allah’ın her an kendisini gördüğünü, yaptıklarından, tüm düşüncelerinden haberdar olduğunu ve bunların kendi adına Allah Katında kaydedildiğini kavrıyorsa, sahip olduğu Allah korkusu onu Kuran ahlakını yaşamaya yöneltir. Ona, hem davranışlarından hem de düşünce şeklinden rahatça fark edilebilecek özel bir kalite getirir. Bu, basitlikten uzak, doğal, Kuran ahlakı dışındaki hiçbir kültürü barındırmayan temizlikte, peygamberlerde görülen haysiyeti, sabrı, samimiyeti ve vicdan anlayışını taşıyan bir kalitedir. Bu ahlakta keskin bir şuur açıklığı vardır ve kişiyi her an Allah’ın ve ahiretin varlığından haberdar olmaya, yaptığı her işte Allah’ın rızasını gözetmeye yönlendirir. Her davranışında, ağzından çıkan her sözde Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek bu düşünceyi aklından hiç çıkarmadan yaşamasını sağlar. Bu şuurdaki bir insanın basit bir mimik, basit bir üslup ya da basit bir kişilik sergilemesi -Allah’ın dilemesi dışında- mümkün değildir. Aksine böyle bir insan seçtiği her konunun, yüzündeki her mimiğin, gözünde oluşan anlamın, sesindeki tonun Müslümana yakışır bir güzellikte olmasına her an itina eder.

Ancak bu bilince sahip olmayan ve gafil tanımına uyan bir insan, günlük yaşamı içinde Allah’ın ve ahiretin varlığını çoğunlukla unutur. Çok fazla insanla muhatap olması, meydana gelen olayların çeşitliliği ve benzersizliği, karşılaştığı sayısız detay, onu adeta hipnotize eder. Tüm bunları Allah’ın insanları imtihan etmek için özel olarak yarattığını, Allah için bu detayları yaratmanın çok kolay olduğunu aklına getirmez. Aksine Allah’ı unutarak tüm dikkatini bunlara yöneltir. Karşılaştığı her detayı hayatın akışı içinde tesadüflere bağlı olarak ve kontrolsüz bir şekilde oluşan olaylar olarak değerlendirir. Bu gafil düşüncelerin bir sonucu olarak insanların da mutlak varlıklar olduklarını düşünür. Onların tepkilerinin de aynı şekilde tesadüfler zinciri içinde oluştuğunu zanneder. Bunun sonucunda özellikle insanlar ile olan ilişkilerinde tüm mimiklerini, tepkilerini, hayat şeklini ve geleceğe ait planlarını onlara göre ayarlar.

Allah’ın varlığını ve sonsuz gücünü unutan ya da bildiği halde batıl basitlik dinini yaşamakta mahsur görmeyen bir insanın Allah’tan gerektiği gibi korktuğunu söylemek mümkün değildir. Bunun sonucu olarak da çoğunlukla aklına ahiretteki yaşantısı için hazırlık yapması gerektiğini getirmez. Bu nedenle kendini kişilik olarak geliştirme, ahlakını Allah’ın razı olacağı cennete yakışır bir düzeye getirme idealine de sahip olamaz.

Basit İdealleri Olanlara Kuran’dan Bir Örnek: Samiri’ye Uyan İsrailoğulları

Kuran’da peygamberlerin tebliğ yaptıkları toplumların, hak hükümler karşısındaki genel tavırları da bildirilir. Bu kutlu insanların sabırları, tebliğleri sırasında kendilerine çıkarılan güçlükler karşısındaki dirayetli ve tevekküllü tutumları, inançlarındaki kararlılıkları gibi daha birçok üstün ahlak özelliklerine dikkat çekilir. Kuran’da Hz. Musa’nın Allah’ın dinini anlattığı İsrailoğulları ile ilgili kıssalardan birinde ise Samiri adı verilen bir şahıstan bahsedilir. Hz. Musa’nın kavminin başında olmamasını fırsat bilen Samiri, kavim içinde bozgunculuk çıkararak insanları putlara tapmaya teşvik etmiştir. Onları imanlarından sonra saptırmaya çalışmıştır.

Kuran’da bildirilen bu kıssada Hz. Musa’nın Allah’tan gelecek vahyi bir an önce almak niyetiyle, kavmini arkasında bırakarak Tur dağına çıktığından şöyle bahsedilir:

“Seni kavminden ‘çarçabuk ayrılmaya iten’ nedir ey Musa? Dedi ki: “Onlar arkamda izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, Sana gelmekte acele ettim Rabbim.” (Taha Suresi, 83-84)

Ancak kavmin başsız ve kontrolsüz kalmasını fırsat bilen Samiri imanen güçlü olmayan, telkine açık halkı doğru yoldan saptırmıştır. Onları fitneye düşürmüştür. “Dedi ki: “Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı.” (Taha Suresi, 85)

Allah’tan aldığı vahiy sonucu kavminin kendisinin ardından düştükleri durumu öğrenen Musa Peygamber ise kavminin yanına dönerek, onlara Allah’ın iman edenlere olan vaatlerini ve ahiretin varlığını hatırlatmıştır. Ardından da Allah’ın vaadinden umut kesenlerin ve fitnenin içine düşenlerin başına gelecek büyük belaları haber vermiştir.

“Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: “Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbiniz’den üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?” (Taha Suresi, 86)

Bunun üzerine kavmi içinde Samiri’nin sapkın telkinlerine kulak vererek gerçeklerden sapanlar, Musa Peygambere onun gidişinin ardından meydana gelen olayları şöyle anlatırlar:

“Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı.” (Taha Suresi, 87)

Ayetin ifadesinde açık olduğu gibi, ellerindeki süs eşyalarını ateşe atmaları için insanları ikna eden Samiri kendi elindekileri de atarak onlara kendince niyetinin samimi olduğuna dair bir kanıt sunmak istemiştir. İnsanları bu sinsi yöntemlerle kendine inandırmıştır. Gerek imanı gerekse iradesi zayıf olan, inkarcı telkinlere açık, Allah’ın yolundan sapmaya müsait bir ahlaka sahip olan bazı insanlar onun söylediklerini yapmakta bir tereddüt yaşamadan hemen Samiri’nin direktiflerine uymuşlardır. Hz. Musa’dan öğrendikleri gerçeklere, Allah’ın kendilerine gösterdiği mucizelere rağmen hiçbir gücü ve yetkisi olmayan, kendilerinden olan bir kişinin sapkın sözlerine ve telkinlerine uymakta bir mahsur görmemişlerdir. Ardından Samiri eriyen süs eşyalarıyla onlara bir buzağı heykeli yapmıştır. Sonrasında ise kendi eliyle yaptığı bu heykeli onlara gerçek ilahları (haşa) olarak tanıtmıştır. Bu sırada Hz. Musa’nın halkın üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak amacıyla onunla ilgili kendince olumsuz telkinler yapmaya başlamıştır:

Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, “İşte, sizin de ilahınız, Musa’nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu” dediler. (Taha Suresi, 88)

Allah ayette Samiri’nin yaptığı bu putun hiçbir gücü olmadığını kendileriyle konuşacak, onların sorularına cevap verecek, onlara zarar veya fayda getirecek bir kuvveti, iradesi olmadığını bildirir. İnsanların bu açık gerçekleri görmezlikten gelerek Samiri’nin çağrısına kulak verdikleri Kuran’da şöyle bildirilir:

Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı? (Taha Suresi, 89)

Hz. Musa’nın kavminin bir özelliği de kavmin başında Hz. Musa dışında kardeşi Hz. Harun’un da peygamber olarak bulunmasıydı. Hz. Musa Tur dağına çıkarken kavmini Hz. Harun’a emanet etmiştir. Ancak Samiri’nin yaptığı buzağı heykeli karşısında inançlarını kaybederek, buna tapmaya başlayan halk Hz. Harun’un yaptığı uyarılara kulak vermemişlerdir. Hz. Harun bu heykelin kendileri için bir fitne olduğunu hatırlatmasına ve gerçek Rablerinin Allah olduğunu söylemesine rağmen İsrailoğulları onu dinlememişlerdir. Peygamberleri olduğu halde, Hz. Harun’un emrine itaat etmemişler, başkaldırmışlardır.

Andolsun, Harun bundan önce onlara: “Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin” demişti. (Taha Suresi, 90)

Ardından yaptıkları bu kötü iş için bir peygambere karşı asla öne sürülmeyecek geçersiz bir bahane ortaya atarak zaman kazanmak istemişlerdir.

Demişlerdi ki: “Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız.” (Taha Suresi, 91)

Kendi gözleri önünde yapılan bir heykele güç isnat eden bu insanlar büyük bir cehalet ve akılsızlık içinde bu heykelin önünde eğilmeye başlamışlardır. Hz. Musa Tur Dağı’ndan inerek kavminin yanına ulaştığında Samiri’ye “…Ya senin amacın nedir ey Samiri?” (Taha Suresi, 95) demiştir. Samiri’nin peygamberine verdiği cevap; “…Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi.” (Taha Suresi, 96) şeklinde olmuştur.

İsrailoğulları içinde hak dine iman etmekle kazanılan yüksek şuura sahip olmayan insanların bulunduğunu ve bu kişilerin basit çıkarlar peşinde olduklarını, dünyevi isteklerinden vazgeçmeyeceklerini fark eden Samiri onların bu zayıflıklarından faydalanmıştır. Peygamberin yokluğundan fırsat bilerek onları yeniden müşrik yaşamlarına geri döndürecek bir sistem kurmuştur. Bu sistem içinde “Ben onların görmediklerini gördüm…” ifadesinden anlaşıldığı gibi kendini özel yetenekleri olan bir insan gibi tanıtarak, makam ve mevki tutkusunu tatmin etmek istemiştir. Ancak asıl önemli olan konulardan biri ve bizim de vurgulamak istediğimiz nokta Samiri’nin sözüyle hareket eden bu kişilerin Allah’ın rızasını kazanmak ve peygamberlerine itaat etmek yerine Samiri gibi dünyevi idealleri olan fırsatçı bir kişinin yönlendirmesine uyum sağlamalarıdır. Küçük hedefleri, basit idealleri olan, yüksek ahlak göstermekten, Allah rızası için yaşamaktan gerektiği gibi zevk almayan bu kişiler kendilerine sunulan en basit dünyevi tekliflerde bile hemen inançlarını yitirecek bir ahlak göstermişlerdir.

Peygamberlerinin arkasından, sadakat ve vefa göstererek sabırla Allah’tan gelecek vahyi beklemek yerine kötü niyetli bir insanın uydurma yönlendirmelerine uyarak kısa dünyevi çıkarlar sağlama amacında olmuşlardır. Hz. Harun’un sözüne itaat etmeyerek, Allah’ın “De ki: “Allah’a ve elçisine itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kafirleri sevmez.” (Al-i İmran Suresi, 32) ayetiyle bildirdiği gibi kafirlerin peygamberlere gösterdiği bir ahlak içinde olmuşlardır.

Görüldüğü gibi basit çıkarlar peşinde koşan, ideallerini ahirete göre belirlemeyen insanlar çok basit mantıklarla dahi kandırılabilirler. İnançlarından kolaylıkla vazgeçebilirler. İradeleri, zayıf telkinlerle dahi kırılacak kadar güçsüz olur. Hemen ümitsizliğe kapılabilir, akılcı olmayan bir çağrıya kulak verebilirler. Yüksek bir Allah korkusu ve ahiret inancı üzerine kurmadıkları inançları hemen yıkılabilir. Gözleriyle gördükleri, elleriyle dokundukları maddi varlıklar, onlara ahirette kendilerine vaat edilen sonsuz nimetlere göre daha gerçekçi görünür. Oysa Allah’ın ahirette cennet ehline vereceği eşsiz nimetler Allah’ın dilemesi dışında sonsuza kadar değerlerini ve güzelliklerini yitirmeyecektir. Cennetteki nimetlerle ilgili olarak bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

“Doğrusu, muttaki olanlar için Rableri Katında nimetlerle donatılmış cennetler vardır.” (Kalem Suresi, 34)

Ancak ölümü kendilerinden uzak gören, büyük bir gaflet içinde dünya hayatını yaşama peşinde olan yani basit çıkarları hedef edinen basit insanlar metalara daha fazla değer verirler. Oysa bu kişilerin sandığının aksine dünya hayatının ve içindeki metaların gerçek durumu Kuran’da bildirildiği gibi, “…Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Al-i İmran Suresi, 185) Allah başka bir ayette de dünyanın değerli görülen bu metalarının gerçek niteliklerini bildirir: “… De ki: “Dünyanın metaı azdır, ahiret, ise muttakiler için daha hayırlıdır…” (Nisa Suresi, 77)

Hz. Musa’ya tabi olmak yerine Samiri gibi sahte bilgiler ve metalarla insanları kandıran birine tabi olan, onun sözünü dinleyerek kısacık dünya hayatında çıkar elde etmeye çalışanlar, bu konumları nedeniyle henüz dünyada iken bile çok küçültücü bir duruma düşmüşlerdir. Allah Kuran’da yer alan her kıssayı temiz akıl sahipleri için bir öğüt ve ibret olması için bildirir. Bu kıssada da Hz. Musa döneminden günümüze kadar gelmiş geçmiş her insan için bir öğüt ve hatırlatma vardır.

Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana Katımız’dan bir zikir verdik. (Taha Suresi, 99)

Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır… (Yusuf Suresi, 111)

Öğüt alan bir kişi ne olursa olsun Allah’a olan imanını, değeri çok az olan dünyevi kazançlarla değiştirmez. Dünyaya ait basit hedeflerine ulaşmak amacıyla imanını zedeleyecek, ahirette cennet hayatını kaybetmesine neden olabilecek bir talep ve beklenti içinde olmaz. İdeallerini Allah’ın rızasına göre belirler. Allah’ın rızasını görmediği bir konuda hemen geri çekilir. Kendisini cennet hayatından uzaklaştıracak bir hayat şekline ve kültüre yaklaşmaz. Bundan şiddetle kaçınır ve çevresindeki insanlara da yaşatmak istemez. Cahiliye ahlakına dair göstereceği herhangi bir tavrın diğer insanlar üzerinde oluşturacağı olumsuz etkinin sorumluluğunu almaktan şiddetle korkar. Kendi takvası için gösterdiği özene benzer bir özeni, aynı Hz. Musa’nın ahlakında gördüğümüz gibi, diğer insanlar için de göstermek için çaba sarf eder. İnsanları basitliğin kirli kültürü içinde, şirk dolu bir hayatın içinde bırakmayı arzu etmez.

Hayatlarında Yüksek İdeallere Yer Olmaması

Müslümanlar ahirete yönelik büyük idealleri olan insanlardır. Bu ideallerin başında ahirette Allah’ın iman edenler için hazırladığı cennete girme isteği yer alır. Ancak bunun üstündeki yegane idealleri Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır.

Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür… (Tevbe Suresi, 72)

Cennet, nefsin arzu ettiği her türlü nimeti içinde barındıran kusursuz bir mekandır. Kuran ahlakını yaşayan bir insanın içinde yaşamayı tutkuyla istediği, kavuşmak için çaba harcadığı sonsuz bir güzellikler yurdudur. Ancak ayette de bildirildiği gibi bir mümin için sonsuz güç sahibi Rabbimiz’i razı etmek herşeyin üzerindedir. Bu amaç doğrultusunda bir Müslüman kendisini her an daha güzel ahlaklı olacağı şekilde yetiştirir, insani özelliklerini ise daha güçlü ve kaliteli hale getirmek için hedefini her geçen gün biraz daha yükseltir. Bu nedenle samimi bir Müslüman kendini hiçbir konuda yeterli görmez. Kendini yeterli görüp bu yönde kişiliğini, alışkanlıklarını, davranış biçimini değiştirmekten ya da geliştirmekten vazgeçmez. Kişiliğindeki gelişimi hiçbir dünyevi ölçü ya da kıyaslama ile sınırlı tutmaz. Her an daha iyiye, daha güzele, Allah’ın kendisinden razı olacağını umduğu daha olgun bir karaktere sahip olmaya istekli olur. Kendisini, dünyayı değil cennet ortamını ölçü alarak geliştirir ve Allah’ın cennete layık gördüğü peygamberler gibi üstün ahlaklı insanlarla birarada yaşamayı umarak bir hazırlık yapar. Bu yüzden de hedefi hep çok büyük olur.

Oysa bir önceki bölümde belirttiğimiz gibi Allah ve ahiret inancı zayıf olan gafil bir insan için idealler çoğunlukla dört duvar arasına sıkışmıştır. Bu kültürün içinde yaşayan bir insanın Müslümanlarda olduğu gibi yüksek bir ideal içinde olması zordur. Bu tip kişilerin idealleri daha çok dünya ile sınırlı kalmıştır. İyi bir ev, iyi bir iş, iyi bir aile ortamı, iyi bir yaşam standardı en yüksek idealleri arasındadır. İnsanların bir kısmı sadece bu klasik ideallere ulaşmayı isterler. Bunları elde etmek için hayatları boyunca çalışır ve emek sarf ederler.

Bir insan basit bir kültür içinde yaşayarak, kötü bir ahlak göstererek de bunların bir kısmına hatta tümüne ulaşabilir. Hatta bunları elde etmek için nefsinin kötülüklerini ortaya çıkarmaktan çekinmeyen insanlar da vardır. Örneğin bir insan, sadece kendisini ve bazı sevdiklerini düşünerek bencilce ve büyük bir hırs içinde onları hoşnut edecek bir gayeye yönelebilir. Yapacağı işten Allah’ın rızasını kazanıp kazanamayacağını düşünmeden elde edeceği kazancın dünyevi isteklerini tatmin etmesini yeterli görebilir. Dünyada elde ettiği bu kazancın ahirette kendisine nasıl bir karşılık olarak geri döneceğini aklına dahi getirmeyebilir. Oysa dünyada insanın nefsini tatmin eden bir kazanç, ahirette onun sonsuza kadar mutsuz olmasına neden olacak bir kayba dönüşebilir.

Ahirette Allah’ın samimi kullarına vereceği sonsuz nimetleri düşünmeden dünyanın geçici metalarına kilitlenen ve bunlarla tatmin olan biri gerçeklere karşı adeta kör olmuş gibidir. Çünkü Allah “…Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir.” (Ra’d Suresi, 26) ayetiyle dünyada kazanılanların geçiciliğini bildirmektedir. Başka bir ayette ise bu kişileri “İşte bunlar, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır…” (Bakara Suresi, 86) şeklinde tanıtmaktadır. Ayette geçen “ahireti verip dünya hayatını satın alanlar” ifadesi bu kişilerin ideallerinin ne kadar sınırlı kalmış olduğunun anlaşılması açısından son derece önemlidir. Çünkü bu kişiler Allah’ın, samimi kulları için hazırlamış olduğu sonsuz cennet nimetlerini göz ardı ederek son derece kısa olan dünyevi metalarla yetinmeyi tercih etmektedirler. Bu seçim onları basitliğin kirli kültürüne sürüklemekte, sınırlı ideallerle son derece yüzeysel bir kültür ve düşük bir insani kalite içinde yaşatmaktadır.

Oysa ölüm, sürekli yaklaşmakta olan ve hiç kimsenin kaçamayacağı bir gerçektir. Bunu bile bile bir insanın, ahireti unutması ve hedeflerini sadece kendi küçük dünyasıyla sınırlı tutması büyük bir gaflettir. Böyle bir düşünce tarzı, basit düşünen bu nedenle de çok açık olan gerçekleri göremeyen bir insanın seçimidir.

İnsanın dünyevi ideallerini belirlerken bir gün bir yerde yüz yüze geleceği ölüm gerçeğini aklından çıkarmaması gerekir. Çünkü o vakit geldiğinde dünya ile ilgili tüm planlarının, ideal haline getirdiği, ulaşmak için uğraş verdiği emeklerinin bir anlamı kalmayacaktır. Hepsini arkasında bırakarak ahiret hayatına geçecektir. Allah ölüm vakti geldiğinde insanın tek başına ve dünyada sahip olduğu hiçbir şeyi yanına almadan Kendi huzuruna geleceğini şöyle bildirmektedir:

“Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) ‘teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)’ Bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız…” (Enam Suresi, 94)

Bu nedenle akılcı ve doğru olan, insanın yaşadığı süre boyunca Müslümanca düşünmesi ve dünyadaki ideallerini de Müslümanca belirlemesidir. Bir insanı yüzeysel düşünmekten, basit dünyevi hedefler belirlemekten kurtaracak yegane yol budur.

Eğitim ve Yetiştirilme Tarzının Kişiyi Bu Kültüre Yönlendirmesi

İnsanların kendi aile çevrelerinden, yakın ilişki içinde oldukları arkadaş gruplarından ya da içinde yaşadıkları sosyal çevreden aldıkları telkinlerin de, basitliğin kültürünü yaşamalarında önemli bir etkisi vardır. Aile ortamından başlayarak okul ve arkadaş ortamı ile devam eden eğitim sırasında kişinin çevresindeki insanlardan öğrendiği düşünce ve davranış biçimleri tüm yaşamında etkili olur. Eğer bir insan cahiliye toplumu içinde yetişmişse ve kendisi de Kuran ahlakını benimsememişse, o zaman çevresinden öğrendiği çirkin karakteri aynı şekilde devam ettirebilir.

Özellikle çocukluk yıllarındaki gözlemlerin, bu karakterin yaşanmasındaki rolü büyüktür. O çağda anne babasının, yakın akrabalarının ya da arkadaşlarının içinde yaşadığı kültür kişiyi derinden etkiler. Henüz hiçbir şey bilmeyen bir çocuk çevresindeki insanlarda gördüğü iyi ve kötü herşeyi hafızasına alır. Belli bir süre sonra da bunları taklit ederek benzer olaylar karşısında aynı tepkileri vermeye aynı konuşma tarzını kullanmaya başlar. Belli bir yaşa kadar zevkleri, alışkanlıkları, davranış biçimleri neredeyse bu kişilerin birer kopyası gibi olur. Hatta kendisine yeni ve iyi bir şey öğretilmek istendiğinde hemen annesinden, babasından ya da yakın görüp kültürünü benimsediği başka bir kişiden böyle öğrenmediğini öne sürerek güzel bir davranışı uygulamaktan kaçınır.

Allah Kuran’da “Hayır” dediler. “Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk.” (Şuara Suresi, 74) ve “Ne zaman onlara: “Allah’ın indirdiklerine uyun” denilse, onlar: “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız” derler. …” (Bakara Suresi, 170) ayetleriyle cahiliye insanlarının bir kısmının körü körüne atalarının asılsız uygulamalarına uymakta ısrar ettiklerini bildirir.

Oysa bir kişi iyiyi kötüden ayırt edebilecek bir yaşa geldiğinde, vicdanını kullanır ve Kuran’ı rehber edinirse çevresinde yaşanan kültürün kötü ve dejenere bir kültür olduğunu fark edebilir. Böyle bir kültür içinde yaşamayı sahip olduğu Allah korkusu ve ahlak anlayışı ile bağdaştıramaz. Bu nedenle de onun bir parçası olmayı reddeder. Hiçbir tavır ve anlayışında bu kültürü anımsatacak bir davranış içinde olmaz.

Samimi bir Müslüman hangi koşul altında yetişirse yetişsin, nasıl bir eğitim düzeyine, nasıl bir fiziki görünüme sahip olursa olsun Allah’tan kendisine gelen herşeyi büyük bir tevekkül ve güzellikle karşılar. Çevresinde cahiliye kültürünün her ne türü yaşanırsa yaşansın güzel ahlakı ile bunlardan kendini rahatça soyutlar. Bu kişinin görünümündeki ve tavırlarındaki farklılık, ruhundaki kalite, imandan dolayı oluşan heybet ilk bakışta fark edilir. Nitekim bunun en güzel örneği tarih boyunca yaşamış olan peygamberlerdir. Örneğin babası son derece basit, saldırgan karakterli ve putperest bir insan olmasına karşılık Hz. İbrahim, Allah’ın sevdiği, elçisi olarak seçtiği ve “…Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.” (Nisa Suresi, 125) ayetinde haber verdiği gibi şereflendirdiği bir peygamberdir. Hz. İbrahim, içinde yaşadığı putperest toplumun basit kültürünü asla benimsememiş, bu anlamda kendisini onlardan tamamen soyutlamıştır. Onların kendisine anlattığı, öğrettiği hiçbir şeyi kabul etmemiş, imanlı, onurlu ve güçlü bir kişilik sergileyerek, Kuran’ın, “Sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım.” (Meryem Suresi, 48) ayetinde bildirildiği gibi Allah’ın rızasına uygun yaşamıştır.

Cahiliye ahlakında ise Kuran ahlakına aykırı, batıl ölçüler geçerlidir. Örneğin bir insan eğer cahiliye kıstaslarına göre kötü bir çevrede yetiştiyse kendini değersiz görür. Veya din ahlakından uzak toplumlarda çok önemli görülen zenginlik, maddi imkanlar, şöhret gibi özelliklere sahip olmayan bir insan anlamsız bir eziklik duygusu, kompleks içinde olur. Bundan dolayı da kendisine saygısı olmaz. Kendisini bu şekilde gördüğü için de iyi ve güzel olanı bulup ona yönelmek gibi bir arayışı olmaz. İman etmediği, Allah Katında kıymetli olana değil insanların gözünde önemli olana yöneldiği için pek çok zaafa, dolayısıyla da güçsüz, iradesi zayıf, kişiliksiz bir bünyeye sahip olur. Aklına gelen olumsuz fikirlere, dışarıdan gelen negatif telkinlere verecek bir cevap bulamaz. Böyle bir insanın ise çevresindeki olumsuz telkinlerden etkilenmesi çok kolay olur.

İmanın getirdiği doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yeteneğine sahip olmadığından yanlış bilgiler, yanlış telkinler, yanlış yönlendirmeler ile kişiliği zayıf bir hale gelebilir. Sonuç olarak ortaya küçük düşünen, basit tavırlarda bulunan, kendi kendini değersiz gören biri çıkar. Böyle bir kişi yaşadığı şartlardan dolayı Allah’a tevekkül etmesi, sabır gösterip güzel ahlak arayışı içinde asil bir karakter geliştirmesi gerektiğini aklına getirmez. Aksine anlamsız bir kompleks içinde, bu kirli kültürün oluşturduğu ahlak dışında başka bir ahlak yaşamayı düşünemeyecek duruma gelir.

Kuran ahlakını yaşayan bir kişi ise Allah’ın kendisini Müslüman olarak yaratmasından dolayı O’na şükreder. İnsanı değerli kılanın, Müslüman olmak, iman ve akıl sahibi, vicdanlı takva sahibi bir insan olmak olduğunu bilir. Hiçbir eksikliği onu basit davranmaya itmez, aksine onu Allah’a tevekkül etmeye, kusurlarını ve eksiklerini olabildiğince düzelterek, kendini geliştirerek, Kuran ahlakına uygun davranmaya yöneltir. Geçmişte bu kişi cimri ve bencil, kavgacı insanların bulunduğu bir ortamda yetişmiş olsa bile, benzer olaylar karşısında aynı tür tepkiler vermez. Aksine Allah’ın “Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler…” (Al-i İmran Suresi, 134) ayetinde bildirdiği gibi cömert ve yumuşak huylu bir karaktere sahip olur.

Ayette bildirildiği gibi her ne şart altında olursa olsun ihtiyacı olanları gözetir, öfkesine yenilmez aksine böyle bir durum karşısında son derece bağışlayıcı olur, alçakgönüllü bir ahlakı benimser. Asla basit hedefler edinmiş, ahireti unutup dünyaya hırsla bağlanmış, Allah’ın rızasını gözetmeyen, küçük çıkarlar peşinde koşan insanların ahlakına benzer bir ahlak göstermez. Kuran’ı kendisine rehber edinerek yaptığı bu tavır değişikliği, cahiliye hayatında öğrendiği her tavrı terk etmesi için yeterlidir.

Hz. Musa ve Firavun örneği

Hz. Musa, kendisini halkın gözünde ilahlaştırmaya çalışan (Rabbimiz’i tenzih ederiz), uyguladığı acımasız yöntemlerle insanları zulüm dolu bir hayat içinde kendi emri altında yaşatan Firavun’un sarayında büyümüştür.

Kuran’da Firavun’un birçok karakter özelliğinden bahsedilir. “Firavun dedi ki: “Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum…” (Kasas Suresi, 38) ayetinde bildirildiği gibi sözde ilahlık iddiasında bulunan (Allah’ı tenzih ederiz) ve “…kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler…” (Zuhruf Suresi, 54) ayetinde bildirildiği gibi halkını sürekli küçümserken kendini büyüten, kibirli bir insandır. Kuran’da yer alan ayetlerden Firavun’un dengeli bir insan olmadığı da anlaşılmaktadır. Gözünü mal ve iktidar hırsı bürümüş, Allah’ın, “Firavun kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: “Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?” (Zuhruf Suresi, 51) ayetinde bildirildiği gibi elindekilerin gerçek sahibinin Allah olduğunu inkar ederek zenginliği ve maddi gücü ile övünen zorba bir diktatördür.

Bu anlayıştaki bir insanın yanında yetişen Musa Peygamber ise derin imanı ve yüksek vicdanı ile bulunduğu çevreden tamamen farklı ve üstün bir ahlaka sahip, ihlaslı bir Müslümandır. Yetiştiği ortamın ahlak anlayışından tamamen farklı bir ahlak anlayışına sahiptir. Firavun ve diğer inkarcı insanlar; ellerindekiyle övünme, büyüklenme, insanları küçümseyip alay etme, kendini beğenmişlik, gafillik, ideallerinin dünya hayatındaki metalar ile sınırlı olması gibi daha birçok ahlaki zaaf içinde yaşarken o bunlardan uzak, üstün bir ahlaka, soylu bir kişiliğe sahip olmuştur. Allah, “Andolsun, Biz kendilerinden önce, Firavun’un kavmini de denedik. Onlara kerim bir elçi gelmişti.” (Duhan Suresi, 17) ayetinde Hz. Musa’dan “kerim bir elçi” olarak bahseder. Kerim kelimesi; soylu, asil, şerefli, izzetli anlamlarına gelmektedir. Görüldüğü gibi Firavun’da görülen inkarcı insanlara özgü kötü ahlak özelliklerinin aksine, Hz. Musa Müslümanlara has üstün ahlak özelliklerine sahip, asil bir insandır. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hazreti Musa, Araştırma Yayıncılık)

Hz. Musa’nın ve diğer peygamberlerin hayatlarından bölümlerin yer aldığı kıssalarda, bu kıymetli insanların çok farklı ortamlarda, kendilerinden çok farklı inanç ve karakter yapısı içindeki insanlarla birarada yaşadıkları anlaşılmaktadır. Ancak hepsi de güzel ahlakları, asaletleri ve izzetli kişilikleriyle kıyamete kadar yaşayacak olan tüm insanlara örnek kılınan bir hayat sürmüş, bu insanların yaşadıkları cahiliye kültürleri ile aralarına yıkılmaz bir duvar çekmişlerdir. Onlar, imanlarının kendilerine kazandırdığı yüksek vicdanları ile insanların büyük bir kısmının içine düştüğü bu kirli cahiliye kültürünün daima dışında olmuşlardır. Çünkü iman eden bir insan yukarıda belirttiğimiz gibi nasıl bir ortam içinde yetişirse yetişsin, sahip olduğu vicdanı ile bu yapının bir parçası olmayı asla kabul etmez. Böyle bir davranış biçimi içinde yaşamayı kendine yakıştırmaz. Çevresindeki tüm insanların tepkilerini alacağını, dostluklarını ve sevgilerini kaybedeceğini bilse bile bu kültüre dair tek bir düşünce ya da hareketi Müslümanlık onuruna sığdıramaz.

Cahiliyenin kirli kültürünü yaşayan insanlar, bulundukları toplum içinde kendileri gibi kişilerden oluşan geniş bir çevre edinebilir, maddi imkanlar elde edebilir, çıkara dayalı dostluklar kurabilirler. Basitliği yaşayan insanların sayıca çok olmasına aldanabilir, “güç kazanırız” mantığıyla bu tarz kişilerle dostluklarını ilerletebilirler. Kendilerince kuvvet ve onurun –kötü ahlaklı ve basit karaktere sahip insanlardan oluşsa da- çoğunluğa uymakla elde edilebileceğini zannedebilirler. Oysa bu düşünce Kuran’a göre tamamen yanlıştır. Allah aşağıdaki ayetlerinde asıl izzet ve şerefin iman edip Müslüman ahlakını yaşamakla ve böyle insanlarla dostluklar kurmakla kazanılacağını bildirmiştir:

“Onlar, mü’minleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) edinirler. ‘Kuvvet ve onuru (izzeti)’ onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, ‘bütün kuvvet ve onur,’ Allah’ındır.” (Nisa Suresi, 139)

“…Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Resûlü’nün ve mü’minlerindir…” (Münafikun Suresi, 8 )

Bu nedenle samimi bir Müslüman, tüm çıkarlarını ve elindeki imkanlarını kaybetmek uğruna da olsa bu ahlaki sistemin işlemesine destek veren bir insan olmayı kabul etmez. Kendisini, şartlara ve çevresine uyum sağlama gibi bir mecburiyet içinde hissetmez. Aksine Allah’ı razı edecek şartlar ne ise bunları oluşturma çabasında olur. Bu onurlu ve ihlaslı karakterin karşılığı olarak Allah salih Müslümanları hem dünyada hem de ahirette mükafatlandıracağını ayetlerde şöyle bildirir:

İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenlerin (çaba harcayanların) Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır. Rableri onlara Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisinde sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafat Katında olandır. (Tevbe Suresi, 20-22)